NATO'nun Ankara'da düzenleyeceği zirve, İran'ın son askeri hamleleriyle derinleşen güvenlik kaygılarının gölgesinde, Basra Körfezi'nde yeni bir güvenlik mimarisinin temellerini atabilir. Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Betül Doğan Akkaş, Anadolu Ajansı için kaleme aldığı analizde bu değerlendirmeyi yaptı.
Akkaş, Soğuk Savaş sonrası şekillenen uluslararası sistemde İran'ın doğrudan askeri eylemlerinin bölge dinamiklerini önemli ölçüde değiştirdiğine dikkat çekti. Arap monarşileri zaten İran'ı potansiyel bir tehdit olarak görürken, bu gelişmeler Körfez ülkelerinin güvenlik endişelerini daha da artırdı.
Körfez ülkelerinin askeri güvenliği büyük ölçüde dış ortaklara bağımlılığını sürdürüyor. 1990'ların başından bu yana bu sistemin temelini ABD ile yapılan ikili anlaşmalar oluşturuyor. Ancak son yıllarda bölge devletleri, Avrupa ülkeleri, Türkiye, Çin ve İsrail ile işbirliğini geliştirerek ortaklık portföylerini çeşitlendiriyor ve kendi savunma sanayilerine yatırım yapıyor.
İstanbul İşbirliği Girişimi ve mevcut durum
NATO'nun Körfez ülkeleriyle kurumsal etkileşimi, 2004'te başlatılan İstanbul İşbirliği Girişimi (İİG) ile başladı. Girişime bugün Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Kuveyt katılırken, Suudi Arabistan ve Umman katılımdan uzak duruyor. Dr. Akkaş, işbirliğindeki ilerlemeye rağmen İİG kapsamındaki projelerin büyük bölümünün hayata geçirilemediğini, Körfez ülkelerinin Afganistan, Kosova, Libya ve Suriye'deki NATO operasyonlarına katılımının ise sembolik düzeyde kaldığını vurguladı.
NATO'nun her devletin kendine özgü koşullarını dikkate alan Bireysel İşbirliği Programları geliştirme kararı önemli bir adım olarak görülüyor. Bu yaklaşım, İttifak'ın bölge ülkelerinin tehdit algılarının ve beklentilerinin farklı olduğunu anladığını gösteriyor. En aktif ortak konumundaki BAE, 2012'de NATO karargahında daimi temsilcilik açarken, İstanbul İşbirliği Girişimi Bölgesel Merkezi'ne ev sahipliği yapan Kuveyt de önemli bir rol oynuyor.
Buna karşın Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri bölgesel güvenlik konusunda ortak bir bakış açısına sahip değil. ABD'nin bölge güvenliğindeki baskın rolü ve NATO'nun dikkatinin Ukrayna'daki çatışmaya yoğunlaşması, İttifak'ın Orta Doğu'daki varlığını genişletme imkânlarını sınırlayan diğer faktörler olarak sıralanıyor.
Zirvenin bölgesel etkisi ve deniz güvenliği
Dışişleri Bakan Yardımcısı Levent Gümrükçü'nün daha önce belirttiği üzere, NATO'nun Ankara zirvesi kapsamında İstanbul İşbirliği Girişimi'ne katılan dört Körfez ülkesinin yer alacağı özel bir oturum düzenlenecek. Dr. Akkaş, kurumsal ve siyasi engeller devam etse de, bölgedeki çatışmaların daha etkili bir güvenlik mimarisi ve müttefikler arasında adil sorumluluk paylaşımını zorunlu kıldığını ifade etti. Bu şartlar altında Ankara zirvesinin, NATO'nun bölgenin yeni güvenlik sistemindeki yerini belirleyebileceğini kaydetti.
İşbirliğinin en umut verici alanlarından biri olarak deniz güvenliği öne çıkıyor. NATO bu alanda önemli bir deneyime sahip ve Hürmüz Boğazı ile Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra, ticari gemilere ve petrol tankerlerine yönelik olası saldırıların çevresel sonuçlarının önlenmesine katkı sunabilir. Ayrıca İttifak, bölge ülkelerine ortak deniz devriye mekanizmaları önerebilir, personel eğitim programlarını genişletebilir ve operasyonel işbirliğini derinleştirebilir.
Dr. Akkaş, Körfez ülkelerinin halihazırda Bahreyn'de "Yarımada Kalkanı" müşterek kuvvetleri bünyesinde bir Deniz Operasyon Merkezi'ne sahip olduğunu hatırlatarak, NATO ile geliştirilecek işbirliğinin mevcut bölgesel güvenlik sisteminin etkinliğini önemli ölçüde artırabileceğini sözlerine ekledi.